KADİM KENTİM

Kent ve kent sakinleri arasında kurulan bağ en gerçekçi en sahici ilişkilerdir. Kent fısıldar, o kentte yaşayanlar dinler. Herkes kentini kendi gördüğü gibi yaşar. Kentimizin yönetimine katılıyor, karar alma süreçlerinde söz sahibi oluyorsak kendimizi kentimize ait hissederiz. Aidiyet duygusu özgürlüktür, özgüvendir, mutluluktur. Kent yönetimine katılamıyorsak nasıl yaşayacağımıza bizler karar veremiyorsak o zaman kendimizi dışlanmış hissederiz. Güvensizlik, köksüzlük, mutsuzluk duyguları yanı başımızda olur.

Muş kadim bir kent, köklü tarihsel geçmişi acı ve trajedileri var mutlulukları da var elbet. Dördüncü yüzyıla uzanan ticaret merkezi ile birçok uygarlığa ev sahipliği yapmıştır. 1860’larda matbaanın gelmesiyle entelektüel bir kent… Verimli ovası ve dağlarıyla endemik bir bitki müzesi görünümünde… Alimleri, medresesi camileri, hanları, hamamları, kiliseleri, manastırlarıyla tarihsel hafızası olan bir kent. Bu kadim kent mirasımızın bugünlere taşınmamış olması ayrı bir trajedi. Her geçen gün geçmişimizi yeni nesillere anlatmakta zorlanıyoruz. Kültürel ve tarihsel mekanlarımız geçmişimizin olduğu kadar geleceğimizin de ufkudur. Tarih ve tarihsel mekanlar görünmek ister. Kültürel hafıza sosyal dokuyu da şekillendirir, yön verir. Yeni sosyal ilişkiler kurar. Eski üzerindeki yeni evrenseli yakalar.

Yıllar sonra çocukluğumun, gençliğimin geçtiği kentime geri döndüm. Şehrimde değişenleri, değişmeyenleri, değiştirilenleri gördüm. Anılar sandığım bazen sevinç bazen hüzünle açılmaya devam ediyor. Şehrimin geçmişini Kale Mahallesi sokaklarından başlıyorum görmeye. Hacı Şeref Cami, Ulu Cami, Alaaddin Bey Cami karşılıyor sokağın başında. Buğday Meydanına buyur ediyor. Buğday Meydanı dükkanları, değirmeni, küçük lokantası, kahveleri ve sevimliliği ile her ihtiyaç için inceden planlanmış bir meydan. Kadınlar semaverlerini kurmuş, bir gözü yere serdikleri bulgurlarında sohbet ediyorlar. Erkekler kürsülerde oturmuş, tabakalarından sardıkları cigaranın dumanını havaya savururken birbirlerine laf atıyorlar. Çocuklar oyunlarında. Değirmenin uğultusu kulaklarımda yürüyorum. Sokağın başında Sabuncuların evi, yanındaki Karasuların… Kadınlar bu defa bahçede semaveri yakmış, gülüşleri sohbeti koyulaştırıyor. Akşamsefaları kapı eşiklerinde “Vita, Evet” teneke kutuları içinde akşam karanlığında açmayı bekliyor. Kadınlar çocuklarının ellerinden telaşla tutmuş hamam gününe gidiyor, aceleleri var. Yılmaz Güney’in yeni bir filmi gelmiş, akşam sinemaya gidecekler. Evlerin cumbalarından ya da pencere denizliklerindeki saksılardan Hanımeli, Kasımpatı kokuları sokağa iniyor. Kapıları çalıp içeri girdiğimde mis gibi Bıttım Sabun kokulu ahşap, taban, tavan evler karşılıyor beni. Duvarlarda Ermeni kerpiç ustalarının parmak izleri… İnsan yurdum dediği evini gönlüyle bırakmaz ki… Terk edilmişliğin kokusu sinmiş duvarlara. Hüzünler topluyorum, terk edemeyeceğim.

Hüznümü Murat ve Karasu Nehirlerine vermeye gidiyorum. Kadınlar kıyısında tezek ateşiyle sitillerini kurmuş. Ateş harlı. Çamaşır, kilim, yün yıkıyorlar. Bazı kadınlar bulgur kaynatıyor. Kadınların yüzünde dayanışmanın mutluluğu ve sevinci var. Çocuklar yüzlerine konan o kavruk renkle suda şakalaşıyorlar. Bir tabak dolusu hedik ikram ediyorlar. Yüzümü çeviriyorum; renk renk giysileri ile satılları kollarında gülüşerek beriye koyun sağmaya giden kadınlar. Şimdilerde edebiyatla ilgilenen arkadaşımın sözleri kulağımda çınlıyor: “Annemle her gün beriye giderdim. Yazarlığımı o kadınların sohbetlerine borçluyum.” Gülümsüyorum.

Kale mahallesinde duyduğum Duriye Keskin’in sesi yerini Şakıro’nun klamlarına bırakıyor. Bir klamın içinden yoluma devam ediyorum…

İlginizi Çekebilir

MUŞ’UN MEDAR-I İFTİHARLARI: GIYASETTİN BİNGÖL, ORHAN SAMİ GÜLTEKİN

Eskiden çevre illeri gıpta ile takip eder, iş adamlarının yaptığı yatırımları konuşurduk. Muş’tan böyle yiğitler …