HAYALİMDEKİ ÜNİVERSİTE (6)

Sosyoloji bilimi genellikle rahatsız edici bir bilim olarak anılır, öyle ki ünlü sosyolog Bourdieu sosyolojiyi “ayakkabıdaki çakıl taşına” benzetir ve sosyolojinin düzeni rahatsız eden yapısından dolayı sevilmeyen bir bilim olarak görüldüğünü ifade eder. Bizler sosyoloji yaparken, etrafta olup bitene kayıtsız kalamayız, bu sadece sosyolog olmanın verdiği pratik değil aynı zamanda bir sorumluluktur da. Bu sebepten sosyolog rahatsız eder ve rahatsız ettikçe vardır. Bu tecrübeyi son dönemlerdeki TV programlarından sonra sık sık yaşadım, NTV, Ülke Tv, TvNet ve Habertürk kanallarındaki programlardan sonra çevreye verdiğim rahatsızlık epey artmış vaziyette, bu rahatsızlığı ise Star Gazetesi’nin Açık Görüş ekindeki yazılarımla daha da görünür kılıyorum. Söylediklerim ve yazdıklarım bazı kesimleri rahatsız etmiş, malum kesimlere kötü haberlerim var, çünkü bu çabalarım ile birlikte rahatsızlık vermeye devam edeceğim.

Bir akademisyen olmaktan öte bir statüdür aslında sosyolog olmak ama akademisyenliğin verdiği özgürlük, sosyolog olmayı daha güçlendirebilmektedir. Akademisyenin yuvası olan üniversiteler ise özgür bilimin yapıldığı ve yapılan bilimin ses getirdiği bir alandır. Bu bağlamda üniversiteler sahip oldukları özerk yapıları sebebiyle ülkelerdeki en önemli ve özgür kurumlar arasında yer alır. Özgürlük bir üniversitenin olmazsa olmazlarındandır ve özgürlüğün kısıtlandığı bir üniversitede akademisyenlerin eser üretebilme imkânları da elinden alınmış olur. Hatta bununla da kalınmaz akademisyenlerin yerlerinden ayrılması dahi gündeme gelebilir. Elbette akademinin nasıl bir mekân olacağına dair bütün sorumluluk üst yöneticilerdedir. Çünkü üst yöneticiler, bir akademinin baskı içeren bir kurum olup olmayacağına karar verebilen mercidir. Üst yöneticinin tutumu veya tavrı, akademi içinde uyumun olup olmayacağının ön koşuludur. Çünkü bir üst yönetici önce kalkınma, gelişme ve yenilikle buluşmada topluma/sanayiye karşı sorumlu, sonra da iyi bir eğitim vaadi  ile öğrenciye karşı sorumlu bulunmaktadır. Aynı zamanda akademisyenleri denetleyen makamdır ve ipin ucu burada düğümlenmektedir.

ÜST YÖNETİCİ VE AKADEMİK ÖZGÜRLÜK

Ünlü sosyolog Bauman belirsizliği de bir özgürlük modeli olarak sunar. Ona göre belirsizlik içinde alınabilecek her karar özgürlüğün birer temsili olabilir ve bu temsil gücünün sonradan neye dönüşeceği de belirli değildir. Bu bağlamda belirsizlik içinden doğan bir özgürlük kavramı sonraki süreçte baskı mekanizmasına da dönüşebilir. Bunun için tek gerekli olan baskıyı kuracak bireylerin hazır olmasıdır. Akademide yaşanabilecek bu tür bir özgürlük modeli oldukça tehlikelidir. Üst yöneticinin almış olduğu kararların gündelik sosyolojinin bir parçası olmaması aksine günübirlik ve geçiştirici bir bağlam taşıması, belirsizlik özgürlüğüne dair en iyi örneklerden biridir. Belirsizlikçi özgürlüğün son kertede geleceği yer üst yöneticinin özgürlük kavramını araçsallaştırması olacaktır. Özgürlüğün araçsallaştırılmasının tehlikesi ise Sartre’da görülebilir. Çünkü Sartre, araçsallaştırılan bir özgürlüğün otoriter bir tutumdan başka bir şey olmadığını ve bu tür bir yaklaşımın anarşiye doğru gideceğini inceden ifade etmiştir. Eğer bir üst yönetici özgürlüğü araçsallaştırarak kullanmaya kalkar ve bunu görev yaptığı akademisini yansıtırsa, akademinin yerini Foucault’un bahsettiği Panoptikon alacak ve üst yönetici, kulesinden etrafı gözetleyen sistematik şüpheci kâhinden başkası olamayacaktır. Panoptikon, etrafı kendisine bakan hücrelerle çevrilmiş bir hapishane modelidir ve tam ortasındaki kule, bu hücreleri kontrol edebilmenin en önemli aygıtıdır. Kule sayesinde suçlular gözetlendiklerini hissederek taşkınlık yapamayacaktır. Akademideki araçsallaştırılmış özgürlüğün varacağı son nokta işte bu tür bir bağlamdır. Bir üst yönetici her defasında özgürlüğe vurgu yapmasına rağmen akademiyi Panoptikon’a çevirmeye çalışıyorsa bir an evvel oturduğu koltuğu terk etmelidir.

ÜST YÖNETİCİ VE AKADEMİSYENLER

Akademiyi Panoptikon’a çeviren bir üst yöneticinin en büyük zararı ise akademisyenlere olacaktır. Arzu ettiği bilimi yapamayan veya üst yöneticinin tedirgin etme amacındaki baskısını hisseden akademisyenlerin, görev yaptıkları üniversiteleri terk etmeleri ise en büyük ayıp olarak üst yöneticinin hanesine yazılacaktır. Özellikle Avrupa’da doktora yapmış, bilimin merkezinde eğitim almış ve öğrencileri için bilgi habitusunu sonuna kadar işlevsel hale getiren akademisyenlerin görev yerinden ayrılması yahut istenmeyen adam ilan edilmesi de öğrencilere yapılan en büyük vefasızlık ve haksızlıktır. Aslında bu tavrın temel nedeni üst yöneticinin akdemi içinde kurmuş olduğu ama epistemik olamayan cemaatidir. Bu cemaatsel yapı, birbirini tanıyan ve fitnenin sadece o yapı içindeki bireyler arasında döndüğü bir alana işaret eder. Epistemik şizofrenler olarak nitelendirebileceğimiz birkaç kişi, üst yöneticiyi neredeyse esir almış bir tutum sergilerken üst yönetici de fitne tohumuna gönüllü olarak su vermektedir. Mevcut epistemik şizofren yapıyı aşamayan bireyler de, bir akademiden ziyade Boudrillard’ın bahsettiği simüle edilmiş bir özgürlük alanında olduklarını fark edince aslında hiçbir gerçekliğin göründüğü gibi olmadığını tefekkür ederek yollarını ayırmaktadır. Böylelikle üst yöneticinin sebep olduğu akademik kopuşlar, bir akademinin yaşayacağı en büyük kayıplar haline gelecektir. Bilimin yuvası olan mekanlar cemaatleşmiş ve şizofrenleşmiş hasta tiplerden oluşan, histerik konsensüs içeren bir hal almıştır. Böyle bir fitne mekânı ise mevcut üst yönetici sebebiyle hiçbir zaman Platon’un Akademisine dönüşemeyecektir.

ÜST YÖNETİCİ VE ÖĞRENCİLER

Platon’un akademisine dönüşemeyen bir mekândan ancak uzak durulabilir. Asıl sorun ise uzak duruşun öğrencilere de sirayet etmesidir. Eğer bir akademide bölümler kapanıyor ve öğrenci sayısı azalıyorsa, bu gelişmeler mevcut mekânın Platon Akademisi’nden uzaklaştığının da kanıtı olacaktır. Bölümlerin kapandığı ve öğrenci sayılarının azaldığı bir akademinin tek sorumlusu müreffeh ortamı sağlayamayana üst yöneticidir. Çünkü hiç kimse mutlu olduğu yerden ayrılmayı yahut kendisine mutluluk kazandıracak bir geleceği kolaylıkla terk edecek kadar bencil değildir. Bir akademisyenin görev yaptığı birimde mutlu olması demek, öğrencileri, dostları ve arkadaşları ile sorunsuz bir hayat sürüyor anlamına gelmektedir. Bunun sağlaması gereken üst yönetici, mevcut konsensüsü zedelemek için elinden geleni yapıyorsa, öğrencilerin bu tavrı görmemesi mümkün değildir. Üniversiteler arası yaşanan içgöçlerin temel sebebi de budur. İçgöçler sadece akademisyenleri değil önemli oranda öğrencileri de kapsamaktadır. Öğrenimini başka bir üniversitede devam ettirme kararı alan bir öğrencinin, öğrenim gördüğü yerden ayrılma kararının da tek sorumlusu yine üst yöneticidir. Çünkü üst yönetici, savurduğu akademisyenlerle hanesine sürekli eksi puan yazarak mevcut eğitim düzenini de bozabilmektedir.

PLATON’UN AKADEMİSİ OLAMAMAK

Sokrates’in öğrencisi olan Platon, kurduğu akademide en önemli çalışmalarını vermiş, bilim üretmiş ve felsefeyi neredeyse yıkılmaz hale getirmiştir. Düşünce dünyasının temel taşı olan bu akademi, sonrasında ortaya çıkacak olan bilimsel ilerlemelerin önemli bir merkezi olmuştur. Platon, bu akademide çok ünlü isimlerin yetişmesini sağlamış ve böylece sonraki Antik Yunan felsefesinin temellerini atmıştır. Lakin sonrasında bazı basiretsiz yöneticilerin sadakatsiz yönetimleri sebebiyle akademideki olumsuz gelişmeler sebebiyle Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatılmıştır. Bir eğitim-öğretim mekânı olarak Platonun Akademisi kötü yönetim sonucu yaşadığı sorunlar aşamamıştır. Öğretilen bilim ve ilimlerin çarpıklığı artınca, kalenin içindeki huzursuzluk artmıştır. Aynı gelişmeler Kurtuba’da da yaşanmıştır. Beceriksiz yöneticilerin akademik tutumu değil baskıyı tercih etmeleri bilimin körelmesine ve medeniyetsizleşmeye/seviyesizleşmeye sebep olmuştur. Ve bu tür akademilerin kötü yönetim sonucu kapanması Ortaçağ’ın kilometre taşlarını döşemiştir. Tarih de göstermektedir ki, akademinin yöneticileri beceriksizleştikçe hem akademisyenler hem de öğrencileri başka mekânları tercih etmek zorunluluğunda kalmışlardır. Reklam, bütün ayıpları örtme çabasıdır. Akademinin reklamı değil üretimi olur. Aslında Sadi Şirazi’nin “Kendisini büyük gören kimse kendisinden daha büyük kimse görmediğinden, gözü kimseyi görmez” sözü bütün derdimizi özetlemektedir.

İlginizi Çekebilir

MŞÜ’DE LOGO İSRAFI!

Kısa adı MŞÜ olan Muş Alparslan Üniversitesi ülkemizin tasarruf eylemine geçtiği ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip …