AKADEMİNİN AKIŞKAN MODUS OPERANDİLERİ-1

Modus Operandi kelime anlamı olarak çalışma şekli veya biçimi anlamına gelmektedir. Daha çok sosyal bilimlerde kullanılan bu kavram, aslında ironi yapmanın en kestirme yollarından sayılabilir. İçerik analizi açısından eğreti durmayan ama tanımladığını eğretileştirme gücüne sahip olan Modus Operandi, günümüz akademisyenlerini tanımlama açısından mucize bir kavramdır, çünkü epistemolojiyi kayganlaştırarak akışkan hale getirmekte ve neredeyse kelimelere ahenkle dans ettirmektedir.

Aslında akademi Platon’dan beri böylesine bir dezenformasyon görmedi diyebiliriz. Muhtemelen Platon’un kemikleri mezarında ters dönmüştür. Çünkü hiçbir dönem akademiye bu kadar ihanet eden akademisyenin olduğu söylenemez. Peki akademisyenler akademiye nasıl ihanet edebilir? Bunun cevabı çok basit aslında, işini yapar gibi göstererek ve uğraşı dışındakilerle ilgilenerek…

Türkiye’deki akademisyenlerin derdi nedir diye bir soru sorulduğu vakit net bir cevabın verileceğini düşünmüyorum, çünkü bir sınıf düşünün ki, okusun diye devletten para almaktadır. Elbette bankamatik memurları gibi çalışan akademisyenler de vardır, hatta onların en önemli işleri yaptığı söylenebilir çünkü her ayın on beşinde bankamatikten paralarını çekmek gibi zor bir görevi eda etmek zorundadırlar. Bahsettiğim Modus Operandi kavramı da bu pratiğe karşılık gelmektedir. Tabi başka belirgin nitelikleri de mevcuttur, Moore’un ifade ettiği gibi kara kalpaklı kargalardan en azından düşünebilmek yetileriyle farklılık da göstermektedirler. Bir akademisyenin görevi nedir yahut ne değildir konusu elbette bu yazının tartışma sınırları içerisinde olmayacaktır lakin Modus Opreandisi hissizlik ve para olan, üretmeyen, öğrencilerinin dertleriyle dertlenmeyen ve çözüm aramayan, akademinin derdini kendine dert etmeyen, devletine düşman olan ve statüsünün hakkını vermeyen her akademisyen bu yazının sınırlarının içerisinde yer almaktadır, hatta tam ortasındadır. Çünkü akademisyen bulunduğu memleketin imkânları göre hareket eder, memleketi geliştirmek için neler yapılacağını tasarlar, entel fularlı görüntülerle düşünme ediminin olmadığını bizlere öğreten Çiçero’nun onları nasıl tanımladığını da unutmamak lazımdır. Hatta belki de daha ileri gidip Platon’un yaptığı gibi Akademia’nın kapısına “düşünmeyi beceremeyen giremez” yazısı dahi asılmalıdır. Çünkü akademide düşünen bireylere ihtiyaç vardır, Aristo’nun ifadesinde geçen hayvandan olan farkımızı vurgulamanın en basit yolu da budur.

Akademi bilim üretmenin merkezi konumudur, fısıltı gazetelerinin her gün hayali bir matbaada basıldığı ve işçiliğini de en çok üretiyormuş gibi görünen “bilgi fukaralarının” yaptığı bir mekân değildir. Akademi bir mekân olarak rasyonelleştirir, yabancılaştırmaz; yabancılaştırsa dahi en azından bilimden yabancılaşma eylemini meydana getirmez. Tüm bunlara rağmen yabancılaşma devam ediyorsa birey akademisyen değil düşünemeyen bir varlıktır artık, böylece bilim dışında her uğraş ekonomik boy olan deterjan kutuları gibi reklam yapmanın aygıtı haline gelir. Lakin akademisyenin beyni bir mağazanın vitrini değildir çünkü postmodern teşhir süreci çoktan bitmiştir, artık teşhir edilecek bir olgusal durum kalmamıştır.

Akademisyen işinin başındadır, Şeriati’nin ifade ettiği gibi “her zaman bir baş ağrısı vardır” çünkü düşünme eylemi çok pahalı bir eylem biçimidir, onu elde edebilmek için de değerli harcamalar yapılmalıdır. “Beynin bedava” olduğu dünyamızda düşünmemenin de bedava olması tesadüf değildir lakin kötü olan, tesadüf düşünemeyen bir akışkanlığın başlamasına dair işaretlerdir. İdeolojisini öğrencilerine mangalda pişen kebap gibi sunan bazı ocakbaşıcıların akademiyi bir lokantaya çevirmesine de müsaade edilmemelidir. Her an mangallarının ateşi bulunan bu toplumsal tiplerin, bir toplumsal tip olarak konumlanacakları mahalleler ancak gettolar ya da gestapoculuk oynanan çamurlu sokaklardır. Üstlerinde çamurdan her zaman bir iz kalmış olan bu tür toplumsal tipler, maalesef yeni yeni türemeye ve soylarını hızla arttırmaya başlamışlardır. Günümüz Türkiye’sinin belki de en önemli sorunlarından biri de benzer toplumsal tiplerin önüne geçememektir. Çünkü bu toplumsal tipler ile yapılan kısa bir sohbetin arkeolojik kökenleri neredeyse hümanizmin kurucularının evlerindeki çatı katına kadar uzanabilmektedir. Hümanizmi anlatırken ağızlarından akan suyu mendil üstüne mendille silerek anlatan ve mangal kül bırakmayan mevcut tipler, bir süre sonra kanatsız melek haline dahi gelebilmektedir. Lakin ne olursa olsun bu tür toplumsal tiplerinin maskelerinin altından gelen varoş kokuları da her zaman kolaylıkla alınabilir.

Maalesef akademinin akışkan modus operandisine dair anlattığımız ve bahsi geçen toplumsal tipler Spinoza’nın Etika’sının ‘etisi’ kıvamına dahi gelememiş, bunun için töz’ü, sıfat’ı ve tavır’ı anlayamamış ve Lacan’ın ‘aynalar şövalyesinden’ başka işlev görememiştir, göremeyecektir. Bilgi ilk erdemdir ve bu tür modus operandiler bilgiye erişemeyecekleri için ölene kadar bir ceza olarak erdemsiz yaşayacaklardır.

İlginizi Çekebilir

MŞÜ’DE LOGO İSRAFI!

Kısa adı MŞÜ olan Muş Alparslan Üniversitesi ülkemizin tasarruf eylemine geçtiği ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip …