| |||||||||||||||
| Anasayfa | Haber Ara | Foto Galeri | Videolar | Anketler | Sitene Ekle | RSS Kaynağı | |||||||||||||||
HABER ARAEN ÇOK OKUNANLAR |
KURUMLARIN SAHİPLERİ
Çocukluğumun ve ilk gençlik yıllarımın geçtiği Muş’a on üç yıl aradan sonra tekrar dönüş yaptım. İlk başlarda biraz sıkıntılı da olsa uyum sağlamakta ciddi bir sorun yaşamadım. Tabi gelirken alışkanlık, hobi ve uğraşı alanlarımı da getirdim. Bunlardan en önemlisi hiç kuşkusuz yazma işiydi. Gerek üniversite yıllarımda, gerekse de meslek hayatımın ilk yıllarında yazma işi ile uğraştım. Öncelikli ilgi alanım edebiyattı. Hala da öyle. Ama iki yıla yakın bir süredir gazetelerde, internet sitelerinde yazılar da yazıyorum. Öykü gibi zahmet, ve ciddi bir alan bilgisi gerektirmediği için kısmen kolayıma geliyor köşe yazarlığı. Yukarıda saydığım yazınsal rahatlığın yanında ciddi bir toplumsal muhalefet sorumluluğu da yüklemiyor değil insanın üstüne köşe yazarlığı. Bir de benim gibi hayatı boyunca otoriter yapıların karşısında durmuş, sahipliği eleştirip, katılımcılığı ön plana taşımış biri için bazen işin içinden çıkılmıyor. Geçmişi yakılmış köprülerle dolu olanın oturup gelecek kaygılarını sıralaması zor oluyor. O zorluğu yaşıyorum şimdi. Daha önce de çokça sözünü etmişimdir. Bizde kurum kültürü diye bir şey yok. Gerçi bu ulusal bazda da bir sorun (hükümet değişince bürokratların da değişmesi) ama, bizde işin cılkı çoktan çıkmış. Şöyle ki: Diyelim hükümet değişti. Biz bunu yöneticilerimizin kılık kıyafetinden bile hemen anlayabiliyoruz. Bazen pos bıyıklılar, bazen sarkık, bazen de badem bıyıklılar karşımıza dikiliveriyor. Oracıkta anlıyoruz tepedekilerin siyasi kimliğini. Ama sorun sadece bu değil. Biraz açayım. Şunu öncelikle söyleyelim biz aldığımız eğitimin hayatla ilişkisini kuran bir toplum değiliz. Böyle olunca iş usta çırak ilişkisine dönüyor. Malumunuzdur iş usta çırak ilişkisine dönünce çağdaşlaşma da rafa kalkıyor. Benden önceki ne yapmış ise ben de onu yaparım, bitti. Sonra da kurumlar, kişiler ile anılıyor ki burası çok tehlikelidir. Biz bu tehlikenin tam ortasındayız ne yazık ki. Arpalık, çiftlik, han gibi yakışıksız nitelemeler de burada başlıyor. Sonra gemisini yürüten kaptan mı demezler, aslan gibi müdür mü, yoksa helal olsun ona, sıkıysa bir personeli çıt desin mi? Bu despotik yapı kısmen sağlanmış bazı kurumlarda. İş böyle olunca krallaşma da kaçınılmaz olur. Bu nokta biraz da intiharı beraberinde getiriyor. Ama toplumsal bir muhalefet varsa. Yok, kimse çıt çıkarmıyorsa bir gün karşısına hizmet için el pençe bir vaziyette çıktığınız bir yetkili size: “Valla ben olsam o direkleri söker getiririm. Hizmet-mizmet de verilmesin oraya” der. Der, ama yetki alanının dışına çıktığının da farkında değildir. Çünkü makamın büyüsü artık bir kralın ihtişamına varmıştır. Kendisini oraya taşıyan kanunlar kilitli çekmecelerde unutulmuştur. Biraz sıkışınca da suçu başka kurumlara atadururlar. Ki asıl büyük yanlış orada yapılmıştır. Bu yanlışın altından kalkılmaz. Son paragrafta yazılanların bizzat şahidiyim. Gerek Muş’un bir sendikasının yöneticisi, gerekse de bu köşeyi işgal etmiş biri olarak bunu dillendirmeden geçemedim. Kimse makamların sahibi değildir. Oralar devletin temsil noktalarıdır. Orada yapılan yanlışlar ülkemizin hesabına yazılıyor. Ki ben toplumsal hoşnutsuzluğumuzu da kısmen buraya bağlayanlardanım. Kendisi dışındaki herkesi bilmezler sürüsü sanıp sivil toplumu, basını uyuyan işlemezler olarak gören, yol-yordam gözetmeyen, kanun-mizan bilmeyen, içeri biri girince koltukta kabaran yöneticiler ile değil de; bir dost, arkadaş merhabasını esirgemeyenleredir benim özlemim. Çok şey istediğimi sanmıyorum değil mi beyim?
|
GALERİ |
|||||||||||||
|
Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
|||||||||||||||